Toplumsal Sinema Yolunda
"Toplumsal sinema yolunda ilerlemek basitçe; sinemayı, insanı kışkırtan ve derinden etkileyen konularla donatmak demektir."

Birlikte Amerika’yı yeniden keşfetmeyeceğimizin gayet tabii farkındasınız. Bundan, size verilen kâğıt parçasında yazanların gerçek anlamını vurgulamak için bahsediyorum, oradakiler ayrıca daha söylenecek nicelerinin de habercisidir.
Bugün yapacağım şey toplumsal sinemanın ne olduğunu anlatmak veya onu bir formülün içinde size sunmak değil; toplumdan ve onun bireylerle ve nesnelerle olan ilişkisinden bahseden iyi filmlere (burada film yapımcılarımızdan bu haşivi mazur görmelerini rica ediyorum) karşı duyduğunuz, içinizde saklı kalmış ihtiyacı uyandırmaya çabalayacağım.
Çünkü gördüğünüz üzere, sinema düşünce eksikliğinden ziyade kusurlu düşüncelerin varlığından zarar görmektedir.
Çinlilerin ayaklarına gösterdiği özeni biz sinemada zihnimize gösteririz.
Sinemanın yeni doğmuş oluşunu mazeret göstererek bebekçe konuşuruz, tıpkı yavrusuna onu daha iyi anlayabilmesi için mırıldanan bir baba gibi.
Bir kamera, her şeyi silip süpüren bir vakum makinesi değildir.
Toplumsal sinema yolunda ilerlemek, gündemin durmaksızın yenilediği yığınlarca başlığı incelemeye razı olmak anlamına gelir.
Birleşmeleri için 3000 metre film gereken ve ayrılmaları için neredeyse bir o kadarını daha gerektiren iki çift dudaktan kurtulmak anlamına gelir.
Saf bir sinemanın aşırı sanatsal inceliğinden ve bir açıdan, bir diğer açıdan, öteki açıdan, hep bir diğer açıdan, hatta “süper” bir açıdan görülen baskın egonun denetiminden, yani teknik uğruna teknikten kaçınmak anlamına gelir.
Sinemanın öncelikle sessiz mi, içi boş bir sürahi gibi yankılı mı, savaş gazilerimiz gibi bütünüyle konuşkan mı, kabartmalı mı, renkli mi, kokulu mu olması gerektiğini irdelemekten vazgeçmek anlamına gelir.
Zira, mesela neden yazarı bize kitabını tükenmez kalemle mi dolma kalemle mi yazdığını açıklamaya mecbur kılmıyoruz?
Bu etmenler esasında panayırdaki ıvır zıvır gibidir.
Dahası, sinema panayır kurallarıyla yürütülmektedir.
Toplumsal sinema yolunda ilerlemek basitçe söz üretmeyi ve sinemaya sindirimlerini kolaylaştırmak için gelen bey ve hanımefendilerin gaz çıkarmalarından başka yankılar uyandırmayı kabul etmek anlamına gelir.
Ve bunu yaparak, Georges Duhamel’in herkesin ortasında bize atacağı ders niteliğindeki dayağı belki de önleyebiliriz.
Bugün gösterimini yapmak istediğim film; şiirselleşmiş bir içsel drama olmasına rağmen, bana göre toplumsal konuları ele alan filmlerin tüm özelliklerini taşıyan Un chien andalou’ydu.
Luis Buñuel bu gösterime karşı çıktı; bu nedenle sizlere Nice’e Dair’i göstermek ve bu sunuşu kendim yapmak durumundayım.
Üzgünüm, çünkü Un chien andalou; sahnelemenin sağlamlığı, ışıklandırmadaki ustalık, görsel ve kavramsal çağrışımların temelinde yatan müthiş birikim, rüyaların şaşmaz mantığını taşıması, bilinçaltının ve bilincin hayranlık uyandıran yüzleşmesi gibi hangi açıdan bakarsak bakalım temel bir eserdir.
Üzgünüm, özellikle de de Un chien andalou toplumsal söylemi açısından isabetli ve gözü kara bir film olduğu için.
Şunu da belirtmeliyim ki bu son derece seyrek rastlanan bir film tipidir.
Luis Buñuel ile yalnızca bir kere görüşme fırsatım oldu ve o da en fazla 10 dakika sürdü, Un chien andalou’nun senaryosu hakkında hiç konuşmadık. Bu yüzden bu konuda daha da özgürce konuşacağım. Yorumlarım da elbette yalnızca kendi adıma olacak. Gerçeğe yaklaşmayı belki de başaracağım, saçmaladığım anlarsa şüphesiz olacaktır.
Filmin başlığında yatan anlamı kavramak adına, Luis Buñuel’in İspanyol kökenli olduğunu hatırlamak gerekir.
Endülüs köpeği uluyor, kim öldü öyleyse?
Ekranda bir kadın gözünün usturayla ikiye yarıldığını görmeye dayanamadığımız anda, insanlığın yeryüzünde işlediği her türlü canavarlığı kabullenmemize neden olan kayıtsızlığımız çetin bir sınav verir. Dolunayı ortadan bölen bulutların görüntüsünden daha mı rahatsızlık vericidir bu sahne?
İşte böyle bir girizgaha sahiptir film, ona kayıtsız kalamayacağımızı kabullenmek durumunda kalırız. Deyim yerindeyse, onu başka bir gözle izlememiz gerekeceğini bize haber verir.
Film boyunca aynı kavrayışın etkisiyle sarsılırız.
İlk imajdan itibaren sokakta bisikletle giden, direksiyon serbest, elleri bacaklarında, kanatlara benzeyen beyaz önlüğüyle vaktinden önce büyümüş bir çocuğun görüntüsü ardında, diyorum ki, bu abartılmış ön yargıların, kendini reddetmelerin ve romantize edilmiş pişmanlıkların kabullendiğimiz dünyasıyla yüzleştiğimizde (herkes hak ettiği dünyada yaşar) korkaklığa dönüşen saflığımızı görebiliriz.
Mösyö Buñuel dürüst bir kılıç ustasıdır, bizi sırtımızdan bıçaklamaya tenezzül etmez.
Cenaze törenlerine, artık aramızda olmayan ve yatağının çökmüş yüzeyinde kalan birkaç tutam tozdan ibaret olan birinin son kez sahnede duruşuna indirilmiş bir tekmedir.
En iyi maskelenmiş hâli boş bakışlarla seyretmek olan sadizme karşı indirilmiş bir tekme.
Boynumuza doladığımız, bizi dizginleyen ahlakın iplerini biraz gevşetelim. Bakalım temelinde ne yatıyor.
Bir tıpa, işte en azından ağırlığı olan bir argüman.
Bir melon şapka, perişan burjuvazi.
Hıristiyan Okulu’ndan iki rahip, zavallı İsa?
Hayvan leşiyle ve dışkısıyla dolup taşan iki kuyruklu piyano, bizim biçare aşırı hassaslığımız.
En sonunda, yakın planda eşek; tam da onu bekliyorduk.
Mösyö Buñuel korkunç.
Olabilecekleri kişiyi ergenliğe varmadan öldürenlere yazıklar olsun; sonra da ormanlarda ve denizin anılarımız ile pişmanlıklarımızı kıyıya savurduğu sahiller boyunca, baharın gelişiyle oldukları kişi de kuruyup soluncaya dek bütün ömürleri boyunca onu arayanlara.
Cave canem… Köpeğe dikkat, ısırıyor!
Vahşi şiirselliğine saygı duyulması gereken iyi bir filmde yapması mümkün olmayan, kare kare ilerleyecek kupkuru bir analizden kaçınmak adına ve size Bir Endülüs Köpeği’ni izleme isteğini aşılamak adına tüm bunlardan bahsettim.
Dolayısıyla toplumsal sinema yolunda ilerlemek basitçe; sinemayı, insanı kışkırtan ve derinden etkileyen konularla donatmak demektir.
Öte yandan, ben size daha spesifik ve benim de daha yakın bulunduğum bir toplumsal sinemadan bahsetmek istiyorum: toplumsal bir belgeselden. Ya da daha net bir biçimde ifade edersem, (belgesel) bir perspektiften.
Daha keşfedilecek çok şeyin bulunduğu bu alanda, itiraf ediyorum ki kamera kraldır, hiç olmazsa cumhurbaşkanıdır.
Ortaya çıkacak sonucun sanat olup olmayacağını bilmiyorum, ancak onun sinemanın bir parçası olacağına eminim; hiçbir sanatın, hiçbir bilimin yerini dolduramayacağı türden sinemanın.
Toplumsal belgesel çekecek kişi, bir Romanya tipi anahtar deliğinden sıvışabilecek kadar incedir ve Prens Carol’u yataktan geceliğiyle fırladığı anda filme almayı becerebilir; tabii bunun filme alınmaya değer bir an olduğunu kabul edersek.
Toplumsal belgesel çekecek kişi, Monte-Carlo kumarhanesinin yüce tanrısı olan krupiyenin sandalyesinin altına sığacak kadar ufak tefektir. Ve inanın bu hiç de basit bir şey değildir.
Toplumsal belgeseli klasik belgesellerden ve aktüalitelerden ayıran, yazarının ortaya koyduğu perspektifi açıkça savunuyor olmasıdır.
Toplumsal belgesel, gerçeği detaylı ve titiz bir biçimde ortaya koyarak izleyiciden taraf olmasını talep eder.
Bir sanatçıyı ilgilendirmediğinde bile, en azından bir kişiyi angaje edecektir. Bu da aynı derecede değerlidir.
Kamera, belge olarak değerlendirilmesi gereken ve montaj esnasında da belge niteliğiyle ele alınacak görüntüye yöneltilecektir.
Kurmaca elbette ki kabul edilemez. Kişiler kameranın varlığından bihaber olmalıdır, aksi takdirde böylesi bir sinemanın “belgesel” niteliğinden de vazgeçilmesi gerekecektir.
Bir davranışın ardında gizlenmiş gerekçesini ortaya çıkarmayı, sıradan ve rastlantısal bir kişiden onun iç güzelliğini ya da genel görüntüsünü ortaya çıkarmayı; salt fiziksel tezahürlerine bakarak bir topluluğun ruhunu görünür kılmayı başardığımızda amaca ulaşılmış olacaktır.
Ve bu öyle bir güçle gerçekleşir ki, bir zamanlar dibinden kayıtsızlıkla geçip gittiğimiz dünya artık dış görünüşünden çok daha fazlasını bize açmak durumunda kalır. Bu toplumsal belgesel gözlerimizi açmakla yükümlüdür.
Nice’e Dair bu sinema için mütevazı bir taslaktan başka bir şey değildir.
Filmde, önemli olayların yaşandığı bir şehir aracılığıyla, yargılanma sürecinde olan belirli bir dünyaya tanıklık ederiz.
Gerçekten de Nice’in atmosferi ve orada sürdürülen yaşam tarzı - ve ne yazık ki birçok başka yerde de- göz önüne serilir serilmez film bu kaba hazları grotesk, beden ve ölüm sembolleriyle ilişkilendirerek genelleştirmeye başlar; bunlar hem insanı mide bulantısına sürükleyen hem de devrimci bir çözümün suç ortağı hâline getiren bir toplumun son çırpınışlarıdır.
Jean Vigo’nun Paris’te Vieux Colombier Tiyatrosu’nda 14 Haziran 1930'te filmin ikinci gösterimi esnasında verdiği konferans.



