Sinemada Suça Sürüklenen Çocuklar
“Ana akımda ve sosyal medyada “suça sürüklenen çocuk” ifadesinin bile suçu ve suçluyu akladığı düşüncesi hatırı sayılır bir yer tutuyor, acı verici olayların ertesinde konu toplumsal kelle avcılığına dönebiliyor, sorunun kaynağını yok sayıp “en üst noktadan”, “yetişkin gibi” yargılayarak sorunun çözülebileceğine sıkça inanılıyor.”

8, 10, 12, 15 yaşında uyuşturucu satan, çetelere giren, adam yaralayan, hatta belki de öldüren suçluları nasıl görmek, düşünmek gerek? Azılı bir katil mi yoksa kurban mı, suçlu mu yoksa masum mu? Şüphesiz ki suça sürüklenen çocuklar meselesi bu tip indirgemeci ikiliklerden çok daha karmaşık bir halde ve daha sağduyulu bir anlayışa ihtiyaç duymakta. Her ne kadar bu mesele son yıllarda çocukların işlediği çocuk cinayetleriyle beraber daha çok konuşulur, tartışılır hale gelse de ne yazık ki ana akımda ve sosyal medyada “suça sürüklenen çocuk” ifadesinin bile suçu ve suçluyu akladığı düşüncesi hatırı sayılır bir yer tutuyor, acı verici olayların ertesinde konu toplumsal kelle avcılığına dönebiliyor, sorunun kaynağını yok sayıp “en üst noktadan”, “yetişkin gibi” yargılayarak sorunun çözülebileceğine sıkça inanılıyor. Ancak suçun nasıl ve neden kaynaklandığını, çocuk yaşta birinin hangi durumda azılı bir suçluya dönüşebildiğini anlamak, toplumsal ve hukuki olarak ceza kesmeden önce bize ışık tutabilir. Bu nedenle çocuk yaşta suça sürüklenme meselesinin toplumsal yönünü daha iyi kavrayabilmek adına sinemadaki yansımalarını farklı örneklerle incelemeye çalışacağız.

Yusuf ile Kenan: Derin Yoksulluğun Kucağında
Yönetmenliğini Ömer Kavur’un, senaristliğini de Ömer Kavur’la beraber Onat Kutlar’ın yaptığı filmde; biri 14, diğeri 9 yaşında olan Yusuf ile Kenan, babalarının hiç beklenmedik şekilde kan davası sebebiyle öldürülmesinin ardından tek başlarına kalırlar ve amcaları Ali’yi bulmak için İstanbul’a giderler. 70’lerin İstanbul’u bile, isim ve eski bir adresten başka bir şey olmadan birini bulmak için çok büyüktür. Çocuklar gittikleri adreste amcalarını bulamazlar ve huyunu suyunu hiç bilmedikleri bu şehirde kendi başlarına hayatta kalma mücadelesi vermek zorunda kalırlar. Sokakta yaşamaya başladıklarında onlara ilk ekmek veren Böcek lakaplı bir çocuk olur. Kimi zaman annesinin yanında kimi zaman sokakta yatan Böcek, Yusuf ile Kenan’ı sokak hayatıyla ve mahallenin genç serserisi Çarpık’la tanıştırır. Aç ve evsiz hâldeki iki kardeşten büyük kardeş Yusuf, ne pahasına olursa olsun hayatını kazanma isteğiyle hem Çarpık’ın himayesine hem de suç dünyasına girer; küçük kardeş Kenan ise hayatta kalma reçetesini sanayide çocuk işçi olmakta bulur. Film anlatısıyla, suça sürüklenmenin temel sebeplerinden biri olan derin yoksulluğu ve olası sonuçlarını başarılı bir şekilde resmeder. Sefalet içinde büyük şehirde hayatını kazanma mücadelesi veren iki kardeş farklı yollara savrulur. Eli ekmek tutmayan Yusuf, abi olarak kardeşine bakma sorumluluğuyla kolay yoldan para kazanmak ister. Çarpık’ın yardımıyla açılan bu yol; gece karanlığındaki tehlikeleri, sokakta kim vurduya gitme riskini, hapsi boylamayı barındırır. Ancak bu yol, hak vuku buluncaya kadar sokakta alışılagelmiş bir rotadır. Küçük kardeş Kenan’ın yolu ise şüphesiz daha muteberdir ancak daha az acılı değildir. Akranlarıyla okul sıralarında, oyun bahçelerinde olması gereken Kenan için suçtan başka tek yol, en ağır işlerde köle gibi çalışarak kıt kanaat geçinmesini sağlayacak üç kuruş para için ömrünü tüketmektir. Bu hâliyle yoksulluğun pençesinde, torba ve tornadan başka bir şey düşmez bu iki kardeşin paylarına.
Bugün de durum filmin geçtiği 50 yıl önceki o dönemden pek farklı değil. Temel ihtiyaçları dahi karşılanamayan, yoksul çocuk sayısının gün geçtikçe arttığı, çocukların okulsuzlaştığı, okula gidebilenlerin de en az dörtte birinin aç gittiği bir ülkede çocuk suçunun artmasına şaşırmamak gerek. Hele ki diğer seçenek, MESEM gibi çocuğu ucuz emek kaynağına dönüştüren piyasacı devlet politikası altında sömürülme ve bunun uzantısı olarak her gün ve her saat artan iş cinayetlerinin parçası olma riskiyle suç açık bir kapı olarak gençleri ve çocukları bekliyor.
Yusuf ile Kenan örneğinde cisimleşen, suçun ve karşılıksız emeğin arasında sıkışan bu gençler ve çocuklar, devletin hiç uğramadığı ya da neoliberal politikaların neticesinde çekildiği kentin serhaddinde, gecekondu mahallelerinde şehrin dışlananları ve göz ardı edilenleri olarak yaşamaya devam ediyorlar. Eskiden yoksulluğun yaralarını saran, sarmaya çalışan aile ve akrabalık bağlarının çözülmesi ancak devamında ne yoksulluğun giderilmesi ne de bu sosyal bağların yerine alternatiflerinin konulamaması çeteleşme ve suç ilişkileri için zemin hazırlıyor. Bununla beraber geçmişte Gültepe, Gazi mahallesi örneklerinde olduğu gibi yoksulluğa karşı mahallî örgütlü mücadeleler ve dayanışmalar kurarak hayatta kalmaya çalışan bu kesimler, 12 Eylül ile solun kazınarak çıkartılmasıyla tarikatlara, cemaatlere, suç örgütlerine, mafyalaşmaya açık ve elverişli hâlde karşımıza çıkıyor. Bu politik dönüşümün yansıması da filmdeki Çarpık karakterinin mahalle serseriliğinden devlet destekli antikomünist illegal faaliyete yükselen bir rolde, sistematik suçun gecekondu mahallelerindeki örneği olarak ortaya konuyor. Bu haliyle, çocuk işçi olan Kenan da, kardeşine bakabilmek için suça bulaşan Yusuf da, onu suça alıştıran Çarpık da bireysel hevesleri veyahut kötülükleri değil; göbekten bağlı oldukları ekonomik ve sosyal durumun nihayetinde akıbetlerine varıyor.

Accattone: Tutunamayanların Öfkesi
Pier Paolo Pasolini, erken dönem filmlerinden Accattone’de sefaletin, kavganın, suçun gırla olduğu Roma’nın varoşlarına kamerasını çevirir. Kendisinin de çocukluğunun bir kısmını geçirdiği bu muhit yine şehrin dışlanmışlarını, ötekilerini barındırır. İtalyan sinemasının usta oyuncularından Franco Citti’nin canlandırdığı Vittorio, namı diğer Accattone, lakabını hak eder şekilde avarelik yapıp oradan buradan para bularak yaşamaya çalışan genç bir erkektir. Çalışmayı reddeder, çalışanla ve işle sürekli alay eder. Çocuklarını ve eşini terk edip onları yapayalnız bırakır. Sevgilisini çalıştırarak, onu “kötü yola” sürükleyerek kazandığı parasını elinden alır. Accattone toplumsal bir sülük, bir virüstür adeta. Çevresindeki herkese ve her şeye zarar verir, eğer filmde bir kötü karakter varsa o bizzat kendisidir. Ancak Pasolini’nin kamerasıyla bu adama daha yakından baktığımızda bundan fazlasını görürüz.
Accattone tüm toplumsal normları ve medeniyeti reddeder, hayatı diğer insanlar gibi sürdürmeyi kabul etmez, bütünüyle uyumsuz bir portredir kendisi. Ne geçmişte doğru düzgün bir eğitim görmüş ne de şu anda kendine bir yaşam yolu bulabilmiştir. Yaşamın tüm adaletsizliklerine karşın öfkesini de çevresinde bulduğu herkese püskürtür vaziyettedir. Pasolini kamerayı Vittorio'nun yüzüne yaklaştırdığında onun içindeki öfkeyi, acıyı ve çaresizliği görürüz; kendini asla doğru bir yolla ifade etmeyen karakterimizin tek düzgün ifadesidir bu bakışlar.
Bu çerçeveden bakınca Vittorio, günümüzdeki iyice büyüyen NEET tartışmalarının eski bir örneği niteliğindedir. Ne işte ne de eğitimde olan gençleri niteleyen NEET kavramının Türkçede ev genci veya evde oturanlar gibi çevirilerinin olmasına karşın Ulaş Tol’un “tutunamayanlar” tabiri daha yerinde olacaktır. Kiminin tüm yoğun çabalarına karşın kiminin de çağın gerekliliklerine uyum sağlayamayarak eğitim ve çalışma hayatının dışında kalan bu tutunamayan gençlik, yaşadığı adaletsizlik karşısında büyük bir öfkeye sahip olsa da bu öfkeyi nasıl ve nereye yöneltmesi gerektiğini bilmez hâldedir, tıpkı Vittorio gibi.
Bu bağlamda ekonomik, psikolojik ve kültürel olarak savrulmaya açık, köksüz ve temelsiz bir hâlde öfkesini yönlendirecek bir yer arayan bu tutunamayan gençlik, kimi zaman mevcut durumunu yeniden üreten aşırı sağcı ve ırkçı yaklaşımlara sürüklenebilir; kimi zaman Accattone örneğindeki gibi çevresine ve kendine zarar verir; kimi zaman da yaşama karşı “oyunu kuralına göre oynayarak” bir günde bir aylık kazanç elde etmeyi mübah görür. Her dört gençten birinin ne eğitime ne de istihdama katıldığı ve devletin bunu dönüştürmek için herhangi bir inisiyatif almadığı Türkiye’ye bakarken; kendini ifade edemeyen, gerçekleştiremeyen ve sosyal olarak var edemeyen gençliğin bir portresi niteliği taşıyan Accattone bu gençliğin nelere ve nasıl savrulduğunu düşünme imkanı sunuyor.

La Haine: Neoliberal Politika Olarak Suç
Tutunamayan gençlik sinemada başka birçok şekilde de kendini gösteren, sık sık tekrar eden bir tema. Bunun en iyi örneklerinden biri de şüphesiz, Mathieu Kassovitz’in La Haine’i. Paris’in banliyölerinde okuldan ve çalışma hayatından dışlanmış, çoğunlukla göçmen ailelerin çocukları olan gençler filmin merkezinde yer alır. Yoksulluk sınırının altında yaşayan; eğitim, sağlık, güvenlik gibi hizmetleri ülkenin geri kalanına göre oldukça eksik kalan, iş hayatına entegre olamamış, sosyal eşitsizliği en derinden hisseden bu gençler; devlet tarafından topluma kazandırılmak ve entegre edilmek bir yana geleceksizlik ve korku içinde her gün, her akşam devleti tam karşılarında bulurlar.
Filmin hikayesi biri Arap, biri siyah, biri Yahudi üç dostun; Said, Hubert ve Vinz’in mahalleden arkadaşları Abdel’in polis şiddetiyle hastanelik olmasıyla çıkan kitlesel eylemlere katıldıkları gecenin sabahına götürüyor bizi. Polis şiddetiyle hastanelik olan -ve sonrasında ölen- Abdel’in hikayesi, daha önce yine Paris’te 17 yaşındaki Nahel’in, Amerika’da George Floyd’un, Amed’te Nevruz’da öldürülen Kemal Kurkut’un başına gelenlerle aynı niteliği taşır. Bu isimleri ortaklaştıran, uluslararası çapta yetkisi arttırılan kolluk kuvvetlerinin ırkçı yaklaşımlarla beraber “güvenlik” gücünü bir şiddet aracına dönüştürmesidir. Filmde Fransız polisi de aynı şekilde güvenlik gerekçesini keyfi gözaltılar, kötü muameleler ve şiddet için bir bahane hâline getirir. Bir polisin "Polisler sizi dövmek için değil, sizi korumak için sokakta,” sözüne Hubert’in “Bizi sizden kim koruyacak?" yanıtı yaşadıklarını en yalın hâliyle özetler. Usulsüz gözaltı, gözaltında işkence ve kötü muameleye maruz kalan gençler, serbest kaldıktan sonra suçun tüm kötülüğünü görerek suçtan kaçınmaya çalıştıklarında ve evlerine gidip günü kapatmak istediklerinde dahi gündelik hayatın rastgeleliğinin bir parçası hâline gelen şiddetin içerisinde, keyfi bir polis durdurması ve polisin silahından çıkan kurşunla tekrardan suça, hapse ve ölüme sürüklenirler.
La Haine ve benzeri hikayeler, Loïc Wacquant’ın “neoliberal cezalandırıcı devlet” tarifini ortaya koyar. Neoliberal anlatının aksine devletin tamamen kamusal alandan çekilmediği ancak eğitim, sağlık, barınma gibi sosyal yardım ve hizmet alanlarından ziyade kaynaklarını polis, asker, hapishane, yargı gibi cezalandırıcı kurumlara aktardığı bir devlet düzenidir bu. Bu hâliyle yoksulluk ve suç, bireysel veya etnik bir mesele değil, devlet politikasının sonucu olarak karşımıza çıkar. Bu yeni tip neoliberal devlet; gençlerin okullaşma oranını yükseltmek, onları sokaklardan alıp okul sıralarına çekmek, temel sosyal imkanlar sunmak gibi bir güce sahipken bunu reddeden politik ve ekonomik tercihin bir çıktısıdır. Kamusal kurumların yokluğunda bu kesimler, Wacquant’ın sokak kapitalizmi dediği gayriresmî ve riskli bir şekilde sürdürülen sosyal ve ekonomik yaşama itilmiş hâldedirler. Uyuşturucu satışı, kayıt dışı ticaret, ikinci el eşya ekonomisi gibi faaliyetler günlük geçim kaynaklarıdır ve bunlar devletin çekildiği boşlukları dolduran bir “zorunluluk” ekonomisinin sonuçlarıdır.
Bugün AKP iktidarına baktığımızda da özellikle son on yılda ekonomik kaynak yaratmak ve siyasi ömrünü uzatabilmek adına kara paraya ve dolayısıyla suça kucak açtığını görebiliyoruz. Suçla mücadele yalanını çokça tekrarlarken mafyalara, suç baronlarına dokunmadan maşa olarak kullanılan genç suçluları tutuklayıp ya “yatarı yok cezalarla” kısa sürede salıveren ya da suç okuluna dönüşmüş hapishanelerden çıkıncaya kadar daha nitelikli bir suçluya dönüşmesine imkân veren iktidar suçu sonlandıran değil, yöneten bir politika yürütmeye devam ediyor. Artık adlarını daha sık duyduğumuz “yeni nesil mafyalar”; fakir ve dışlanmış emekçi mahallelerinde konuşlanarak 15-20 yaşındaki geleceksiz gençlerin bir yandan yoksulluk cenderesinde kurtuluşu, bir yandan da modern kent kovboyculuğu rolünde “süslü” gelecekleri hâline gelmekte. Burada Bahadır Özgür’ün yazısından bir alıntı yerinde olacaktır:
"Yani para yoksul, güvencesiz, tekinsiz sokaklarda döne dolaşa rezidanslara, villalara, offshore hesaplarına akıyor. Suç ekonomisinin tedarik zincirleri Kolombiya’dan Mersin ve Ambarlı limanlarına, oradan Nurtepe’ye, Gazi mahallesine bağlanıyor. Bir torbacının günlük kazancı 20-30 bin liraya kadar çıkmışsa, ortada organize bir suç yoktur artık. Patronları, siyasetçileri, bürokratları, çalışanları, silahlı gücü ile tastamam bir ‘kara ekonomi’ dünyası vardır."
Sahip olunan eşitsizlikleri yaratan ve yeniden üreten bu gecekondu mahalleleri, gettolar, banliyöler suçun içine doğulan ve sıklıkla içinde ölünen bir mekân olarak karşımıza çıkıyor. "Kendimi galaksiler arasında kaybolmuş bir karıncaya benzetiyorum," diyor Hubert bu keşmekeşin içinde. Vinz’in silaha ve saldırganlığa yönelmesi de bu mahallelerde suça bulaşmak da tüm bu yoksulluk, yoksunluk ve şiddet ağında öfke dolu bir savunma ve hayatta kalma refleksi. Hubert’in anlattığı elli katlı binadan düşen adamın hikâyesi gibi:
“Bu, çöküşe giden bir toplumun hikâyesi. Düşerken durmadan kendini teselli ediyor: ‘Şimdiye kadar her şey yolunda, şimdiye kadar her şey yolunda.’ Oysa mesele nasıl düştüğün değil, nasıl yere çarptığındır.”
Hubert’in “yere çarpma” olarak tarif ettiğini gündelik hayatlarında her gün gören ve kendi akıbetlerinin de bu olacağını düşünen bu gençler için yaşam bir ricat halinden fazlası da değildir.

Boyz n the Hood: Suça Sürüklenmenin Mekânsallığı
Rotamızı Fransa’dan Amerika’ya çevirdiğimizde; kavga ve gürültünün gündelikleştiği, silahların patladığı, insanların sokak ortasında öldüğü bir mekânı, Los Angeles’ın siyahi mahallelerini görürüz John Singleton’ın Boyz n the Hood filminde. Buradaki gençler için de dövüşmek hayatta kalmanın tek yoludur ama bu bile onları hayatta tutmaya yetmeyebilir. Sokakta yürürken bir araba durup içinden biri size silah doğrultabilir, belli belirsiz bir suçun bahane edilmesiyle polis şiddetine maruz kalabilir, hatta hapsi boylayabilirsiniz. Suça sürüklenmek beş dakikadan fazla sürmez birçok genç için bu sokaklarda.
Burada yaşayan herkesin, özellikle de gençlerin temel duygusu korkudur. Korku yalnızca suçtan değil, belirsizlikten ve güvencesizlikten de kaynaklanır. İnsanlar hem devletten hem de komşularından korkarlar. Kuşku kalıcı bir duygu olarak yer eder ve tüm sorunlara karşı kolektif dayanışma zorlaşır. Mahalleler içinden çıkması neredeyse imkansız olan bataklıklara dönüşür çünkü mahalle sakinleri ekonomik dışlanmanın ötesinde mekânsal olarak da dışlanırlar ve yok sayılırlar. Medya ve siyaset tarafından “tehlikeli”, “sorunlu”, “geri kalmış”, şiddet yuvası” gibi tabirlerle damgalanan mahallelerdir buralar ve adaletsizliğe karşı öfke ve utanç içerisinde kişinin kendisine ve bulunduğu yere yönelmeye başlar. Sosyal ve ekonomik dışlanmanın yanı sıra oluşan bu utanç, kendi kendini yiyen bir hâl yaratır. “Getto”, “banliyö”, “varoş” etiketi yiyen insanlar bulundukları yerden kaçmak isteseler de mevcut görünmez sınırlar yüzünden bunu genellikle başaramazlar ve mahalleleri artık onlar için birer ev değil hapishane benzeri mekânlara dönüşür.
Tüm bu filmlere baktığımızda Yusuf’un, Vittorio’nun, Paris’in banliyölerindeki ve Los Angeles’ın gettolarındaki gençlerin suça sürüklenişi bireysel kötülükleri, etnik eğilimleri veya kültürel alışkanlıkları değil; derin yoksulluğun, tutunamama hâlinin, cezalandırıcı devletin ve mekânsal dışlanmanın yarattığı, içinden çıkılması zor koşulların sonuçları olarak görürüz. Suç bazen; aç kalıp kalmamak, kardeşine bakabilip bakamamak arasında yapılan tercihtir. Suç bazen gençliğin boynuna geçirilen prangaların acısından doğan öfkedir. Suç bazen sokakta hayatta kalmanın tek yoludur. Ve suç bazen dostane bir şekilde çalan kapı zilidir.
Bu çerçevede suça sürüklenen çocuklar meselesini tartışırken çocuk suçluları cezalandırmanın ötesinde, çocukları ve gençleri suça sürükleyen nedenleri anlayarak onlara vicdanla yaklaşıp bu nedenlerin ortadan kaldırması için asıl sorumlu olan devletleri mesul tutmak toplumsal olarak daha faydalı bir yol olabilir.
Notlar:
1- Özgür, Bahadır. “Takke-torna-torba: Türkiye’nin saatli bombası!” HalkTV, 21 Nisan 2025. https://halktv.com.tr/makale/takke-torna-torba-turkiyenin-saatli-bombasi-931568
2- “Güncel ve resmi verilerle ailenin yanında temel ihtiyaçları karşılanamayan ve ailesinden alınma riski bulunan çocuk sayısı 2018 yılında 122 bin 489 iken, son 7 yılda yüzde 40,33’lük artışla, 2025’in ilk 6 ayında 171 bin 895’e yükseldi. TEPAI’nın çocuk yoksulluğuna dair geçtiğimiz yıl yaptığı araştırmaya göre 2017’de yoksul bebek oranı yüzde 36,8 iken 2022’de bu oran yüzde 41,4’e yükseldi; yoksul çocuk oranı yüzde 42,8 iken yüzde 43,8’e çıktı. Kişi başına gelir hesabına göre yaş kırılımına bakıldığında yoksul çocukluk oranı çocuklarda (3-14 yaş) yüzde 43,8, gençlerde (15-24 yaş) yüzde 29,9, 25 ve üzeri yaş nüfusta ise yüzde 18,2 oldu.” (Yıldırım, Kansu. “Çocukların geleceği bir sınıf stratejisi sorunudur.” Evrensel, 27 Ağustos 2025. https://www.evrensel.net/yazi/97577/cocuklarin-gelecegi-bir-sinif-stratejisi-sorunudur)
3- “OECD’ye göre ise ülkemizde ‘şiddetli yoksulluk’ içinde yaşayan en az 8 buçuk milyon çocuk bulunuyor. Her beş çocuktan biri yeterli beslenemekten, her dört çocuktan biri okula gidemiyor. Avrupa İstatistik Ofisi’nin (Eurostat) 2024 yılı için AB gelir ve yaşam koşulları istatistiklerine göre Türkiye’de yoksulluk riski bulunan toplam genç nüfus 2 milyon 870 bin.” - Yıldırım, Kansu. “Çocukların geleceği bir sınıf stratejisi sorunudur.” (Evrensel, 27 Ağustos 2025. https://www.evrensel.net/yazi/97577/cocuklarin-gelecegi-bir-sinif-stratejisi-sorunudur)
4- Işık, Oğuz, and M. Melih Pınarcıoğlu. Nöbetleşe Yoksulluk: Sultanbeyli Örneği. İstanbul: İletişim Yayınları, 2001.
5- Işık and Pınarcıoğlu, Nöbetleşe Yoksulluk.
6- Işık and Pınarcıoğlu, Nöbetleşe Yoksulluk.
7- Youth not in employment, education or training. Yani ne işte, ne eğitimde olan genç. - Organisation for Economic Co-operation and Development, “Youth Not in Employment, Education or Training (NEET),” OECD Data, erişim 23 Ocak 2026, https://www.oecd.org/en/data/indicators/youth-not-in-employment-education-or-training-neet.html.
8- Tol, Ulaş. “Tutunamayan Gençlik.” Birikim, 27 Mayıs, 2025. https://birikimdergisi.com/guncel/12070/tutunamayan-genclik.
9- Loic Wacquant, Urban Outcasts: A Comparative Sociology of Advanced Marginality (Cambridge: Polity Press, 2008).
10- Wacquant, Urban Outcasts.
11- Wacquant, Urban Outcasts.
12- Wacquant, Urban Outcasts.
13- Özgür, ‘Takke-torna-torba: Türkiye’nin saatli bombası!’.
14- C. Deniz Kalkan, “Gençler yoksul mahallelerde gelecekten uzak suça yakın” Evrensel, 23 Ağustos 2026. https://www.evrensel.net/haber/566718/gencler-yoksul-mahallelerde-gelecekten-uzak-suca-yakin
15- Özgür, “Takke-torna-torba: Türkiye’nin saatli bombası!”
16- Wacquant, Urban Outcasts.
17- Wacquant, Urban Outcasts.
18- Spot Basın Kolektifi. "Sistem işçi çocuğuna “İşçisin sen, işçi kal” diyor." YouTube videosu, 10 Eylül 2025. https://www.youtube.com/watch?v=vKaqReItwpk&list=WL&index=38
19- Trend Topic. “Suça Sürüklenen Çocuk Meselesi.” Spotify podcast, 30 Temmuz 2025. https://open.spotify.com/episode/269PO8N6Vccgn69ZnWe1vy?si=t3_7QItdSbC5gQTiVlxR_w&nd=1&dlsi=b887feb91bcd4cac



