İçeriğe Geç
dekadraj
Analiz

Ekokırımın Estetiği: Taming the Garden

"Taming the Garden, çok kez tekil ağaçları kadrajın merkezine koyuyor. Bazen -fener ışığı ormandaki dalların üzerinde dolaşırken olduğu gibi- bir bedeni incelermişçesine, bazen omuz arkasından çekilmiş gibi duran çerçevelemelerle ağaçları özdeşlik kurulabilecek karakterler olarak yerleştiriyor. Nihayetinde, köylülerin yaşadığı güçsüzlük ve çaresizliği, acı ve öfkeyi ağaçlar da paylaşıyor."

Yazan: Alperen Özkök22 Şubat 2026
Ekokırımın Estetiği: Taming the Garden

Geçtiğimiz yıl Gürcistan’da hileli seçim iddiaları ile başlayan ve süregelen antidemokratik uygulamalara karşı hızla kitleselleşen politik hareketlilik pek çok okuyucunun kulağına çalınmıştır. Bu olaylardan birkaç yıl önce yapılmış bir belgesel olan Taming the Garden, Gürcistan’daki siyasi ortamın anlaşılmasına ışık tuttuğu kadar ekolojik yıkım ve günümüzde demokrasinin sınırları gibi daha küresel meseleler için de değerli bir perspektif sunuyor. Kullandığı alışılmışın dışında film diliyle seyirciye bolca alan bırakan belgeselde Salomé Jashi’nin kamerası, Bidzina İvanişvili’nin özel mülküne taşınmak üzere ülke genelinden sökülen, yaşlı oldukları kadar görkemli ağaçları izliyor. 2024 protestolarının da odağında yer alan Gürcistan’ın en zengin kişisi ve eski başbakan İvanişvili, 2021 yapımı belgeselin hedefinde yer alıyor gibi görünse de Jashi’nin eleştirisinin kapsamı çok daha geniş.

Görünürde politik yorumdan uzak ve alabildiğine sade diliyle film; kazı çalışmalarını yürüten işçiler, ağaçların sahibi yerel halk ve birer özne olarak konumlandırılan ağaçlar arasında akıp gidiyor. Oldukça tempolu biçimde akan belgeselde yok denecek kadar az müziğe ve nadiren diyaloğa yer verilirken izleyici, anlatılanın apaçık absürtlüğünü yeni bağlantılar kurarak tekrardan keşfediyor. Bu bağlantılarla neyin kastedildiğini detaylandırmadan önce Taming the Garden’ın alabileceği tüm biçimler arasından neden tam olarak bunu seçtiğini biraz irdelemek gerek. Keza film, yaratmayı başardığı etkiyi büyük oranda biçimine, özellikle güçlü sinematografisine borçlu.


Jashi, bir dizi röportajı birtakım arşiv görüntüleriyle harmanlayarak da bu belgeseli rahatlıkla kotarabilirdi. Ancak belgeselde anlatı, gücünü kelimelerden değil sinemadan alıyor. Örneğin, insan figürlerinin tablovari uzak planların içerisinde ufacık kalışları, düzen içindeki güçsüzlüklerini vurguluyor. Benzer şekilde, zaman zaman duvarların ya da kapıların ardında çerçevelenen köylüler, olan bitene müdahale edemesinler diye kendi alanlarına “hapsedilmiş” gibi resmediliyor. Taming the Garden, çok kez tekil ağaçları kadrajın merkezine koyuyor. Bazen -fener ışığı ormandaki dalların üzerinde dolaşırken olduğu gibi- bir bedeni incelermişçesine, bazen omuz arkasından çekilmiş gibi duran çerçevelemelerle ağaçları özdeşlik kurulabilecek karakterler olarak yerleştiriyor. Nihayetinde, köylülerin yaşadığı güçsüzlük ve çaresizliği, acı ve öfkeyi ağaçlar da paylaşıyor.

Filmde bolca kullanılan ve yaşayan resimleri¹ andıran uzak planlar, negatif alan kullanımıyla da birleşerek insan özneleri onları aşan doğanın sadece bir parçası olarak gösteriyor. Bu imajların içerisinde, İvanişvili’nin işçileri için genellikle plan sekans² tercih edilerek ihtiyaç dışı ve doğa düşmanı bir projeye sarf edilen emek gücü göz önüne serilirken, seyirci olarak bu seviyede yoğun emeğin başka nasıl kullanılabileceğini düşünmeden edemiyoruz.

Üstüne Jashi, çeşit çeşit iş makinelerinin ekranı ısrarla domine etmesine izin verdikçe doğa talanı gitgide daha çileden çıkarıcı ve tacizvari bir hâl alıyor. Film, bu makineleri antropomorfik figürler gibi resmettiğinde ise, ağaçların karşısına dikilmiş kötü adamlar gibi görünüyorlar.

Provokatif Arzular, Tahakküm İlişkileri

Belgesel hakkındaki pek çok değerlendirme Werner Herzog’un sinemasına atıfta bulunuyor,³ özellikle Karadeniz’de gemi üzerinde taşınan ağaç sekanslarının yönetmenin Fitzcaraldo (1982) filmini anımsattığı sıkça söyleniyor. Taming the Garden, Herzog’da olduğu gibi, insanın takıntılarını ve doğaya yönelik aşırılıklarını, absürdün sınırlarında dolaşan gerçek olayları bir yargıya varmadan sakin bir gözlemle sunuyor.⁴ Bunun yanında, süregiden bir “sessiz tehdit” duygusunun imajların güzelliğine eşlik edişi yine Herzog sinemasını andırıyor. Jashi malzemeyi kasıtlı olarak manipüle ederek aslında rahatsızlık uyandırıcı olayları büyüleyici bir stil ile veriyor. Böylece izleyici bu uyuşmazlıktan üçüncü anlamı, insanın doğaya karşı kibrini sezinliyor. Rahatsızlık ve hayranlığın diyalektiğinin bu kullanımının, Herzog’un esrik hakikat⁵ olarak adlandırdığı kavramını hatırlattığını da not düşmek gerekir. Sonuçta, filmin Herzog’la ilişkilendirilmesinin başlıca sebebi filmin doğa-insan ikiliği üzerine yaptığı yorumlardır. Ne var ki, filmde yer eden karşıtlıklar yalnızca bu ikilikle sınırlı değil.

İnsan ve doğa arasındaki gerilimin yaygın olarak ele alınışı, insanın içinde yaşadığı çevre ile müşterek ilişkisinin bozulması ve kendi türünün ilerlemesi için ona ne kadar hâkim olabileceği etrafındadır. Belgeselde anlatılanlar ise bu olguların yarattığı çelişkilerin üzerini örtüp her doğal unsuru çoktan birer meta olarak kavrayan bir anlayışı gözler önüne serer. Göller, ağaçlar, kayaçlar gibi her biri aslında onlarca başka ekosistemle ilişkili yaşam alanları, İvanişvili’nin temsil ettiği bakış açısından yalnızca alınıp satılabilen tedarik zinciri girdileridir. Ancak Taming the Garden’ın hikâyesinde asıl öne çıkan, ekolojik gerçeklik ile bir yararlanım ilişkisinde olduğumuzu unutup kendimizi onun efendisi konumuna yükseltişimizin, doğanın salt zevk için de tahrip edilmesine izin vermesidir. Daha sorunlu ve vahim olan, bu tahribatın rıza üretilerek kendi çıkarlarının tersine ve zararına olan kesimlerce onaylanabilir hâle gelmesidir.

Daha somut ifade etmek gerekirse, insanların köylerinden ya da direkt bahçelerinden sökülen o ağaçlardan manevi ya da maddi çıkarları vardır. Filmdeki röportajlarda da ifade edildiği gibi, bu kimisi için kendilerinden daha yaşlı ağaçlarla geçirdikleri bir hayat, kimisi için ağaçların engellediği yoğun rüzgârlardır. Birçok köylü bahçesinden sökülecek ağaçlar için yapılacak ödemeyi ilk aşamada kabul etmiştir fakat buna rağmen belirgin biçimde üzgün ve pişman hissederler. Ayrıca, röportajlarda ödemelerin yapılacağına inanmadığını söyleyen de çoktur. Gözle görülen bu rahatsızlığın yanı sıra, “Sonuçta adamın kendi parası, bizden almadı ya!” ya da “Öncesinde ağaçları hiç umursamıyorlardı,” gibi bazı yorumlar projenin nasıl meşrulaştırıldığını su yüzüne çıkarır. Ek olarak, bölgeye ağaçların taşınabilmesi için yol yaptırılacak olmasının bazılarında sempati uyandırdığı da görülür ve örneğin, bir sahnede bir adam İvanişvili “kötü” de olsa bir şeyler yaptığını söyler ve bunu görmeyenleri nankör olarak nitelendirir.

Taming the Garden’ın gözler önüne serdiği başka bir karşıtlık, şüphesiz, sermaye ve emek. Böylesi alışılmışın dışında ve radikal bir olayı konu edinen belgeselde bu iki kampın çatışması haliyle daha da belirginleşiyor. Filmin anlatısı içinde, emek gücünün bunca zaman ağaçları yetiştirmiş yerel halkta ve işçilerde, İvanişvili’nin sermayesinden gelen gücün ise onların tam karşısında cisimleştiği sanıyorum ki açıktır. Emek süreci -yani neyin, nasıl, hangi amaçla ve kimin için yapıldığı- sermayenin gücüne tâbi olduğunda üretenlerin özne niteliklerini nasıl yitirdikleri, İvanişvili’nin “cennet” bahçesi bağlamında net bir şekilde örneklenmiştir. Ne para karşılığı ağaçlarını vermeye ikna edilen köylüler ne de bu projede çalışan işçiler, ortaya çıkacak bahçeyle ya da çıkana kadarki süreçle ilgili karar mekanizmasının bir parçasıdır.

Bu tür bir güç asimetrisini açık eden Taming the Garden, böylece, egemen olanlar ve yönetilenler karşıtlığı çerçevesinde şekillenen bir tartışmayı da içerir. Bu noktada film, izleyiciye çağdaş demokrasi anlayışımızın zaaflarını keşfetmek için verimli bir alan sunuyor. Tüm ülkeyi evcilleştirebileceği bir bahçe gibi gören İvanişvili’nin ekonomik gücü, ona asırlık ağaçları, türlerinden bölgelerine tamamen kendisi seçerek, bahçesine getirtip yeni bir ekosistem yaratabilmek gibi ütopik bir imkân sağlıyor. Böylece belgesel bizi, ekolojik denge ve çevre düzenlemesi gibi toplumsal hayatı yakından ilgilendiren meselelerde bile, demokratik denetim mekanizmalarından bağımsız, kişisel arzuları doğrultusunda hareket edebilen bireylerin varlığı ile yüzleştiriyor. Taming the Garden’da, söz konusu bireyin, hem uzun yıllardır iktidarda olan Gürcü Rüyası’nın kurucu siyasetçisi hem de ülkenin en varlıklı insanı olduğu düşünüldüğünde, temsiliyet ve söz hakkı gibi imkânların toplumun sınıfları arasındaki orantısız dağılımı ve Gürcistan sokaklarındaki güncel sesler anlam kazanıyor.

Artan Baskılar ve Evcilleştirilmek İstenen Gürcistan Sineması

Dünya geçtiğimiz yıl, Gürcistan’da yaşananlara paralel olarak, öğrencilerin ve gençlerin öncülük ettiği birçok geniş kapsamlı halk hareketine şahit oldu. Türkiye’de muhalefetin popüler figürlerinin art arda tutuklanmasıyla başlayan süreç, ülke çapında kitlesel sokak hareketlerine dönüşürken; Sırbistan’da bir tren istasyonunda ihmal sonucu yaşanan ölümlerle başlayan ve aylarca süren gösterilere on binlerce insan katıldı. Doğu Avrupa’da yaşanan ve birçoklarına 2000’lerin renkli devrimlerini anımsatan bu politik olaylar zincirinde bugünün sorunları, özellikle gençlik için, bir tür jeopolitik hizalanma tartışmasından çok daha günlük hayata dair görünüyor. Bangladeş ve Nepal’de de benzerleri yaşanan tüm bu süreçlerde yolsuzluk, demokratik hak ve özgürlüklerin kısıtlanması ve geleceksizlik ortak dertler olarak öne çıkıyor. 2021 yapımı Taming the Garden’ın günümüzdeki bu iklimin yolunu döşeyen bir dönemde yapıldığını düşününce, kendi ülkesinde karşılaştığı zorlukları tahmin etmek zor olmuyor.

2022 yılında Eurasianet’e verdiği röportajda, filminin neredeyse tüm önde gelen uluslararası festivallerde gösterilirken kendi ülkesinde yeraltında kaldığını anlatıyor Salomé Jashi.⁶ Gürcistan sinemasının son yıllardaki atılımı ve artan görünürlüğüne rağmen içeride yaşadığı problemleri anlamak için ülkenin sinema endüstrisinin yakın geçmişine bakmakta yarar var. 2000’li yıllarda uluslararası film yapımcılarına vergi indirimi getiren Gürcistan hükümeti, ulusal sineması için kayda değer bir fon toplamıştı.⁷ AB ile gelişen ilişkilerin de sunduğu fırsatlarla 2010’lar, Gürcistan sineması için nitelikli bir geri dönüş oldu. Ancak on yılın sonlarına doğru içerideki baskı, And Then We Danced’in (2019) prömiyerine katılanlara bir şeyler fırlatıp küfreden kalabalığın saldırısıyla ilk sinyallerini vermeye başladı.

Görsel: The Japan Times

2020’li yıllarda ise ülkedeki sinema çevresi, kültür bakanı Tsulukiani’nin göreve gelişiyle yeni bir döneme girdi. İktidar yandaşlarını kayırarak sanat üzerindeki kontrolü arttırmakla suçlanan Tsulukiani, Taming the Garden’ın gösteriminden kısa süre önce filme finansman sağlamış Ulusal Film Merkezi’nin yöneticisi Chkheidze’yi görevden aldı.⁹ “Kayırmacılık” ve “yolsuzluk” ile suçlanan Chkheidze’nin davasını, Tsulukiani’nin kültür dünyasına boyun eğdirme programının bir parçası olarak gören Jashi, röportajında maruz kaldığı yoğun sansürün ters teptiğini belirtiyor. Görünen o ki, Taming the Garden hakkındaki tartışmalar her kesimden insanı filmi izlemeye yönlendirmiş ve birçok salon filmi tam kapasite göstermiş.

Görünmez Tehdit ve Kötü Adam

Jashi verdiği röportajda İvanişvili’yi, tıpkı politikada olduğu gibi, filminin gizemli ana karakteri olarak gördüğünü söylüyor. Sinema alanında üretilmiş eserleri çözümlerken, başka alanlarda olduğu gibi, var olanları irdelemek kadar esere dahil edilmemiş, bilerek dışarıda bırakılmış ögeleri tespit etmek de değerlidir. Filmin her karesinde gerek köylülerle yapılan röportajların satır aralarında gerek iş makinelerinin heybetinde varlığını hissettiren İvanişvili’ye kasıtlı olarak yer verilmediği Jashi’nin yorumunu okumadan da apaçık ortadadır. Yönetmenin, sorumlunun perspektifine ayrıca yer vermeyi fazla tarafsız bulduğundan bunu tercih ettiği düşünülebilir. Öte yandan, belki de bu dışarıda bırakma, İvanişvili’nin bazı süreçlerdeki -öteki türlü seçilemeyecek şekilde örtülü olan- rolünün vurgulanmasına kapı araladığından yapılmıştır.

Başka bir sinematik dil kullanılarak İvanişvili’nin de dahil edildiği bir Taming the Garden’da; bahçe çitinde oluşan hasar için inşaat işçisini, yol açarken kesilen dallar için lojistik ekibini, hatta en başta bu proje gerçekleştiği için köylüleri sorumlu tutmak kolaylaşabilirdi. Çünkü dahil edildiğinde, o da olaydaki diğer taraflar gibi sınırlı rasyonalitesiyle karar alan ve onlarla aynı düzlemde müzakere eden bir aktörmüş gibi algılanır, konu bir tahakküm meselesinden bir çekişmeye dönüşürdü. Ancak Jashi, İvanişvili’yi daha mutlak ve her şeye hâakim bir yerde konumlandırıp ayrı olayları tutarlı -ve biraz da mistik- bir sinema diliyle aktardığında, alttan alta hissedilen bir tehdit duygusu oluşturuyor. Böylece izleyici, belgeselde gösterilenlerin şu ya da bu yanının değil de tümünün yapısal düzeyde sorumlusunun İvanişvili’nin temsil ettiği yozlaşmış güç olduğunu analiz edebiliyor.

İvanişvili’nin dışarıda bırakılmasının sebepleri belirsiz olsa da sonuç onu klasik anlamda bir antagonist konumuna yerleştirmektir. Kötü Adam’ın bu şekilde parmakla gösterilebilir olması, karmaşık olaylar ağının ardındaki mekanizmaları soyutlamak (detaylardan arındırıp temel yapıyı görünür kılmak) konusunda elverişli olabilir. Buna karşılık böylesi bir indirgeme, tüm sorumluluğu basitçe Kötü Adam’a yıkarak bu mekanizmaları görünmez de kılabilir. Taming the Garden ile ilgili gözden kaçmaması gereken, bu indirgeme ya da soyutlamayı izleyicinin kendisinin yapmasına izin verecek biçimde natüralist bir stile sahip olmasıdır. Çoğunluğu gözlemci hafriyat çekimlerinden oluşan Taming the Garden’ın belki de en büyük başarısı, seyircinin kurmasına izin verdiği ilişkiler yoluyla çok katmanlı politik bir hikâyeye dönüşebilmesidir.

Belgesel, doğa-insan geriliminden egemen-yönetilen ilişkisine, olan biteni anlamlandırabileceğimiz çerçeveleri işaret eden göstergeler ile donatılmıştır ve izleyici, bu göstergelerle diyaloğa girebileceği türden bir mesafelilik hissiyle bir nevi serbest bırakılır. İzleyiciye duygu ve düşünceyi dikte eden -Tsulukiani’nin teşvik etmekten hoşnutluk duyacağı- hâkim sinema anlatısının tam karşıtıdır bu yaklaşım. Son yılların birbirlerine çok benzer toplumsal hareketlerini yaratan ortak otoriterleşme ortamının ve onun aracı medya manipülasyonunun fazlasıyla sıradanlaştığı bugün, izleyicinin “serbest bırakıldığı” bir sinema her zamankinden önemlidir. Bu tür bir pozisyon almak, “film olgulara belirli bir yerden yaklaşmamalı” ya da “sinemacının politik bir duruşu olmamalı” demek değildir. Aksine, çeşitli illüzyonlarla izleyicisini belli bir bakış açısına zorlamadan kendi politik tartışmasına dahil eden filmler yapmaktır. Bu noktada, Gürcistan’ın toplumsal gerçekliği içinde üretilmiş Taming the Garden, dünyanın geri kalanının da önündeki temel bazı karşıtlıkları özgün ve etkili sinema diliyle gösterirken tam olarak bunu yapıyor.

Notlar:

1- Tableau vivant

2- Plan sekans (long take), sinemada zamansal ve mekânsal bütünlüğün korunduğu, geleneksel kurgu birimlerine göre çok daha uzun süreli ve içerisinde farklı çekim planlarını (uzak, detay ya da göğüs plan gibi) ve kamera hareketlerini içerebilen ve tek seferde tamamlanan (veya öyle görünen) bir çekim tipidir.

3- Dunks, "Doc Corner: Salomé Jashi’s 'Taming the Garden.'"

4- Bickerton, “The case for and against Werner Herzog.”

5- Werner Herzog’un kavramsallaştırdığı esrik hakikat (ecstatic truth) teorisine göre, kurmaca olmayan film (örneğin belgesel) yapay olandan yola çıkarak daha derindeki hakikate ulaşabilir ve bunun için kurmacanın biçimsel tekniklerine (örneğin canlandırma ya da dış-ses) başvurmalıdır. Bu görüşü paylaşanlar, belgeselde cinema verité akımının karşısında yer almışlardır.

6- Lomsadze, “The taming of Georgian culture: Film triumphs vex government”.

7- Ibid.

8- The Japan Times. "Georgian police arrest more than 25 in clashes at gay movie premiere." Kasım 9, 2019. https://www.japantimes.co.jp/news/2019/11/09/world/social-issues-world/georgian-police-arrest-25-clashes-gay-movie-premiere/.

9- Lomsadze, "The taming of Georgian culture: Film triumphs vex government".

Benzer Yazılar