Barbara Hammer ile Tarih Dersleri
“Hammer'ın kamerası, yazılmış tarihin dahil edilmemiş temsillerini kendi perspektifinden gösterebiliyor ve bu görme biçimi beyaz bir erkeğe ait değil, kuir bir kadına ait. Kendisi de Nitrate Kisses hakkında, özellikle sevişme sahnelerini çekerken "sahip olamadığımız tarihi" kayda aldığını hissettiğini belirtiyor.”

Bilginin Hegemonyası
Tarih çoğu zaman geçmişin nesnel bir kaydı olarak görülmüştür; kabul edilmiş ve çoğu zaman da sadece kabul edilmekle kalmamış, geleceği de şekillendirmiştir. Ancak yazılan bütün metinler, dinlenilen bütün tarih anlatıları tek bir şey üzerine kuruludur: bilgi. Bu yüzden tarih aslında nesnel bir arşivleme tekniği değil, bilgiye erişimi olan ve üretebilen insanların yazdığı bir romandır. Belki de daha alaycı bir ifade ile tarih sadece bilgiye sahip olanların oyun alanıdır; yazabilen, üretebilen kişilerin var olabildiği bir istisna alanından başka bir şey değildir diyebiliriz.
“Tarih, geçmişin siyasetidir; siyaset ise bugünün tarihidir.” Bu cümle Amerikan Tarihçiler Birliği’nin (AHA) mottosuydu. Bilgiye sahip olan tarih yazabilir, tarihi yazan siyasi olarak güçlü olabilirdi. Burası kritik çünkü bu noktada güçten de bahsetmeye başlıyoruz. Güç, Foucault’dan ödünç alınarak şöyle tanımlanabilir: “Güç, sadece baskı veya egemenlik ilişkisi olarak değil, aynı zamanda olumlu etkiler üreten bir dizi ilişki veya süreç olarak da ele alınmalıdır: gerçeğin anlamları hakkında toplumsal konsensüs, belirli bilgi sistemlerinin hegemonyası (on dokuzuncu yüzyılda bilim), tarih gibi akademik alanların disiplin rejimleri…” (Foucault, aktaran Scott). Bunların hepsini düşündüğümüzde tarih bir konsensüs inşa edebilir ancak bu gerçeklik, gerçekte ne olduğuna, ne yaşandığına yönelik değil, ne bildiğimize yöneliktir – ki burada kendi kendine dolanan yılan yine bilgiye ve bilginin hegemonyasına çıkar. Bu konsensüsün az önce bahsettiğimiz gibi bazı olumlu etkileri de vardır elbette, ancak buna birazdan değineceğiz. Sonuç olarak bilgi asıl güç kaynağıdır, bilgiye ulaşım olmazsa hiyerarşi kurulmaz.
Tam da bu noktada kimlerin bilgiye ulaşımının olduğu, kimlerin tarihi yazdığına yönelik soru tekrar ortaya çıkıyor. Tarih; siyasi ortamlarda barınabilen, eğitimli, beyaz erkeklerin elinden çıkıyor. Diğer marjinalleştirilmiş gruplara, ırk temelinde ötekileştirilmiş kişilere, kadınlara, kuirlere yönelik yazım ise maalesef bir elin parmağını geçmiyor ki o yazımlar da hegemonyanın altında yaşayamıyor; “barbarlar”, “toplum düzenini bozan”, “ahlaksızlığa kışkırtan” kişilerin yazdıkları kenarda köşede kalıyor, bazen de gölgeler altında ölümünü bekliyor. Öte yandan beyaz ve erkek olmayan kişilerin çoğu zaten yazmaya, üretmeye imkan bulamıyor. Virginia Woolf’un kitabında bahsettiği gibi “kendine ait bir odası” olmayan herkes bu tarihin dışında kalıyor, çünkü o kişilerin yazacak yeri, yazacak vakti ve bazen de yazacak kalemi bile olmayabiliyor.
Beyaz erkekler tarafından yazılmış monolitik tarihin belirli bir perspektiften, hem dahil ettiği şeylerle hem de dışında bıraktığı şeylerle var olduğunu biliyoruz. Burada perspektifin kendisi de önem taşıyor. Bu perspektif konsensüsü, sağduyu dediğimiz şeyi yaratıyor. Bahsettiğimiz gibi bazı olumlu etkileri de yanında getiriyor. Bunu eril perspektifin meşrulaştırılması gibi bir yerden değil, daha detaylı bir eleştiri zemini hazırlamak için sunuyoruz. Bunu da baz alarak perspektifin kendisinin tamamen kötü bir şey olduğunu söylemek de doğru olmaz. Hatta Donna Harroway bunu bir tür “görme biçimi” olarak tanımlıyor; görmeyi tamamen reddetmiyor, aksine görmenin ikiliklerin dünyasında zıtlıkları görmek ve onlara karşı durmak için bir araç olabileceğini ekliyor. Her görüş bir bedenin, tarihsel bir geçmişin üzerine inşa edildiği için “görmenin somutlaşmış doğası” tanımını kullanıyor; başka bir deyişle, her görmenin bir bedene ve belirli bir göze ait olduğunu ve asla tarafsız olmadığını söylüyor. Madem böyle, erkek egemen tarih yazımının önüne geçmek için tarihin içinde yer almasına izin verilmemiş her göz ve her beden yeni bir görme biçimi ve yeni bir deneyim alanı yaratabilir. Ancak bu yeni görme biçimlerinin de kendi konsensüs alanlarını yaratması gerekliliğini ve buradaki bahsettiğimiz konsensüsün dışlayıcı değil ancak radikal değişiklikler için kaçınılmazın kendisi olduğunu savunuyoruz. Yani Harroway’in dediği gibi karşılıklardan ve düşmanlarımızdan öğrendiklerimizi feminist tarih yazımında kendi lehimize çevirmek de diyebiliriz buna. Bunu biraz daha bu çizgiden açtığımızda ise yeni bir tür konsensüsün kurulması için nelerin gerekli olduğunu konuşmalıyız. Bunlar belirlenmiş, kısıtlanmış bir perspektiften bakmak ve içinde bulunduğumuz yerden (beden, sınıf, ırk, aile, kurum…), yani bilgiye erişimimizin olduğu yerden başlamaktır; bir diğer deyişle feminist politikayı olduğumuz yerden başlatmaktır. Bu yaklaşımı bir kameranın çalışma mekaniğine benzetebiliriz. Belirli bir perspektiften ve belirli bir bilgi birikim ile bakan kamera belki de erkek egemen tarih yazımından çıkış noktamız olabilir. Görsel materyallerin üretimi ile devrimci bir tarih yaklaşımı yaratılabilir.
Bu yazıda özellikle Barbara Hammer sinemasından örneklerle devam edeceğiz. Bunun sebebi hem üretim yaptığı dönemin önemi hem de lezbiyen feminizm için çok önemli bir figür olmasıdır.

Nitrate Kisses
Nitrate Kisses Barbara Hammer’ın 1992 yılında tamamladığı deneysel bir belgesel film. Filmin bitiş tarihi, post-feminist dönemin başlangıcına denk geliyor; yani hem post-kolonyal feminist teorisyenlerin çalışmaları hem de toplumsal cinsiyet tartışmaları ile beraber değişmeye başlayan bir feminist özne var bu dönemde. Daha çok ikinci dalga feminizm eleştirileri ile başlayan bu tartışmalar, tek bir “kadın” deneyiminin dışına çıkmaya ve bu temsilin kendisini eleştirmeye başlıyor. Çünkü dünyada tek bir kadın temsili ve tek bir deneyim olamaz; en anlaşılabilir örneği beyaz bir kadın, başka bir ırktan bir kadının deneyimi hakkında konuşamaz. Nitrate Kisses bu anlamda çok önemli, belki de sinema tarihinde kuir cinsellik deneyimlerine bu kadar görünürlük getiren ilk film. Bir yandan da Hammer’ın ilk uzun metrajı.
Film, 1933 yılında yapılmış bir homoerotik film olan Lot In Sodom’dan görüntülerle ve Hammer’ın kendisinin çektiği dört kuir çiftin röportajlarından oluşuyor. Buna ek olarak, yönetmenin bazı ufak detaylarla bezediği Hollywood eleştirileri de mevcut. Filmin kendisi de gerçekten homoerotik ve deneysel bir belgesel niteliğinde.
Hammer’ın film için seçtiği çiftlerin listesi iki yaşlı lezbiyen, farklı ırklardan oluşan eşcinsel bir erkek çift, iki genç, piercingli ve dövmeli siyahi kadın ve bir S/M lezbiyen çiftten oluşuyor. Film, bu çiftlerin sevişme görüntüleri ve arada geçen sokak ve ev yıkıntılarına ait görüntüleri ile birlikte kurgulanıyor; yıkıntıların arasında kalmış, asla gün yüzüne çıkamamış aşkların ve cinsel deneyimlerin bir metaforu gibi bu kurgu tekniği. Hammer’ın çektiği erotik sahnelerin izleyici üzerinde yarattığı etki ise çok ilginç, çünkü bize kameranın eril bakıştan arındırılmış gerçekten nadir bir örneğini sunuyor. Özellikle yakın çekimler ve çiftlerin konuşmaları birleşince, cinselliği fetişistik bir yerden çok gerçekten duygusal ve aşk dolu bir yerden hissettiriyor insana. Burada önceki argümanlara dönüş yapmak istiyorum. Hammer’ın kamerası, yazılmış tarihin dahil edilmemiş temsillerini kendi perspektifinden gösterebiliyor ve bu görme biçimi beyaz bir erkeğe ait değil, kuir bir kadına ait. Kendisi de Nitrate Kisses hakkında, özellikle sevişme sahnelerini çekerken “sahip olamadığımız tarihi” kayda aldığını hissettiğini belirtiyor.

History Lessons
History Lessons, Hammer’ın 2000 yılında yapımını bitirdiği bir diğer deneysel belgesel film. Farklı dönemlere ait buluntu görüntüler üzerinde çalışan Hammer, bu filminde özellikle lezbiyen feminizm üzerinde çalışıyor. Film; 1950’lerin kamu spotlarından reklam filmlerine, İkinci Dünya Savaşı döneminde çekilmiş kadın savaş pilotlarından oluşan bir filo belgeselinden buluntu aile fotoğraflarına, Eleanor Roosevelt tarafından düzenlenen tamamen kadınlardan oluşan bir konferansın görüntülerinden 1920'ler ve 1930'lardan kalma heteroseksüel erkek izleyiciler için yapılmış oldukça erotik lezbiyen temalı filmlere kadar bir sürü parçanın montajından oluşuyor. Hammer bu parçaları öyle iyi birleştiriyor ki çok farklı dönemlere ait bu parçalar bir araya gelince bütünlüklü bir tarih dersinin materyaliymiş hissiyatı yaratıyor. Bunun filmdeki bir örneği, iki kadının gizli aşkını anlatan bir filmin kesitleriyle lezbiyen bir pornonun parçalarını birleştirmesi ile yaratılıyor ve bu parçalar sanki o kadınların hissettikleri ve hayallerinde canlanan şeyler gibi oturuyor anlatıya. Bunun dışında Hammer kendi dublajını yapıp bazı yerlerde konuşan kadınların cümlelerini değiştiriyor. Filmde bu kullanımın en çok dikkat çeken örneği filmin başında Eleanor Roosevelt’in düzenlediği konferans kısmında bulunuyor. Bir kadın diğer kadınlara hitap ediyor ve cümleye şöyle başlıyor: “Anayasa, ülkenin en üstün kanunudur. Bu nedenle bu haklar bize garanti edilmiştir.” Cümlenin devamında karakter tarafından söyleneni değil Hammer’ın sesini duyuyoruz ve cümlenin geri kalanını tamamen değiştiriyor: “Eşcinsel olma ve istediğimiz kişiyle aşk yaşama hakkımız vardır.”

Hammer’ın bu cümleleri değiştirmesi ya da farklı dönemlerin buluntu görüntülerini birbirine örmesi, belirli bir stratejisi olduğunu gösteriyor; yeni bir tarih yazıyor. Bu tarih yazımını, başta da bahsettiğimiz gibi belirli bir perspektiften (bu film özelinde perspektifin en temel kurucusu montaj) belirli “konumlandırılmış bilgiler” ışığında yapıyor. Burada bilginin kullanımına gelecek olursak evet, bilgi konumlanmış ancak bu konum keyfi değil; kısmi, sınırlı ve bedensel ve bir sorumluluk taşıyor. Bu strateji öznelliği savunan bir yerden değil, yani “benim deneyimim” şeklinde ortaya çıkan bir şey değil. Aksine bu strateji tam da kullandığımız apparatus gibi “benim konumumdan ve onun sınırları içerisinde”. Bu da feminist devrim için çok büyük bir güç.
Hammer hem feminist sinema hem de deneysel sinema için inanılmaz önemli bir figür olarak sinema tarihinde yerini aldı; o kendisinden önceki feministleri ve kuirleri takip etti ve kendisinden sonrakiler de onu takip ederek bu tarihi yeniden yazmaya devam etti. Ataerkil tarihi sorgulamak, yalnızca geçmişi tartışmaya açmak değil, aynı zamanda bugünü geri kazanmak anlamına gelir. Sorgulama ile birlikte sinemanın kendisi politik bir direnişe dönüşür, kadınlar ve marjinalleştirilmiş olanlar için kendilerinden esirgenenleri yeniden yazmanın ve göstermenin bir yoludur. Bu yolda Barbara Hammer’a belki de ne kadar teşekkür etsek az ve tarih seçilmiş seslerin ürünü olmaya devam ettiği sürece, her bir sessizlik metinde yerini bulana dek onun yolundan yürüyerek üretmeye, çekmeye, sorgulamaya ve yeniden yazmaya devam etmek bizim görevimizdir.
Kaynakça:
- American Historical Association. (n.d.). AHA mission and guiding principles.
- Foucault, M. (1980). Power/knowledge: Selected interviews and other writings, 1972–1977 (C. Gordon, Ed.).
- Haraway, D. (1991). Simians, cyborgs, and women: The reinvention of nature. Routledge.
- Hammer, B. (Director). (1992). Nitrate Kisses [Film]. Frameline Distribution.
- Hammer, B. (Director). (2000). History Lessons [Film]. Frameline Distribution.
- Woolf, V. (1929). A room of one’s own. Hogarth Press.



