32. İFSAK Kısa Film Festivali'nden Notlar
“Son yıllardaki festivallere paralel şekilde politik meselelerin daha fazla gündem edildiği ancak bu yapılırken çoğunlukla bireysel deneyim çerçevesinde bir yaklaşım sunulduğu söylenebilir. Umut veren genç yönetmenlerin özgün, alışılmışın dışında filmleri ve sahte belgesel gibi sık rastlamadığımız tür tercihleri hem festivale hem de sinemamızın geleceğine dair olumlu noktalardan biriydi.”

İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği'nin 1985 yılından itibaren her yıl düzenlediği Kısa Film Festivali'nin bu yıl 32.'si gerçekleşti. Beyoğlu Sineması başta olmak üzere birçok mekânda, 9-15 Mart arasında ücretsiz olarak gerçekleşen festival; yine kurgudan deneysele, animasyondan belgesele çokça kısa filme ev sahipliği yaptı. Festival, ana odağı olan "Ulusal Kısa Film ve Belgesel Yarışması"nın yanı sıra birçok uluslararası enstitü ve organizasyonun katkısıyla İspanya, İtalya, Avusturya, Macaristan, İngiltere, Fransa, İran, Yunanistan ve daha birçok ülkeden kısa film seçkilerine yer verdi. Ayrıca birçok yönetmen ve sinemacıyla çeşitli söyleşiler ve atölyeler gerçekleştirildi.
İFSAK Kısa Film Festivali, İstanbul'daki en bilinen festivallerden biri olmasa da programlara gösterilen ilgi hiç fena değildi. Otuz yılı aşması hasebiyle köklü olarak niteleyebileceğimiz festivalde genç sinema izleyicilerinden daha çok, festivali uzun yıllardır takip eden izleyicilerin ağırlıkta olduğunu söylemek mümkün. Beyoğlu Sineması’nda takip ettiğim festivalin, mekânın tarihselliğine de yakışır şekilde kompakt ve keyifli bir şekilde ilerlediğini söyleyebilirim. “Ulusal Kısa Film Yarışması” programına odaklanarak takip ettiğim festivalin önce kendimce öne çıkan filmlerine değineceğim, daha sonrasında ise festivale dair genel bir değerlendirmede bulunacağım.
Renge Kevir: Kişiselden Toplumsala Bir Bellek Çalışması
Yönetmen Tuğba Yaşar’ın bu 8,5 dakikalık belgeseli, Türkiye’nin yakın politik tarihinde derin izlere sahip olan, 90’lı yıllarda Kürt köylerinde yaşanan acıları aile albümünden yola çıkarak ele alıyor. Bireysel, ailevi ve kolektif hafızanın ortaklıklarının altını çizen yapım, yaşananların nesiller boyu nasıl etkiler bıraktığını ve 90’lı yılları birinci elden yaşamayanlara bile bir miras olarak nasıl aktarıldığını bizlere sunuyor. Festivalin en öne çıkan çalışmalarından biri olan filmde, yönetmen Tuğba Yaşar kişisel konuşmalarla beraber aile fotoğrafları üzerinde yaptığı dijital müdahalelerle kişisel ve toplumsal tarihi birleştiriyor. Renge Kevir, Türkiye’nin güncel siyaset gündeminde yeni bir “sürecin” yaşandığı ve Kürt meselesi tartışmalarının son birkaç yılda tekrar yükseldiği günümüzde meselenin toplumsal belleğine kıymetli bir tuğla koyuyor. 8,5 dakikaya tarihin bir parçasını sıkıştıran film, Belgesel Dalı’ndaki ikincilik ödülünü aldı.

Buharlaşır Tüm Katı Olanlar: “Hissizleşmeniz ne zaman başladı?”
Karl Marx’ın Komünist Manifesto’da kapitalizmin yarattığı şiddetli değişimi tarif etmek için kullandığı “Katı olan her şey buharlaşır” ifadesine referansla adını alan film, genç bir kadın olan Aslı’nın 2024 yılında art arda yaşanan şiddet olaylarının ardından hissizleşmesinin bir psikoloji öğrencisi tarafından kurgusal bir röportajla incelenmesini konu ediniyor. Yaşanan kadın cinayetlerinden genç ölümlerine, sokak arası suçlarından Yenidoğan Çetesi vakasına yaşanan birçok şeyin Aslı’nın üzerindeki etkilerini adım adım incelerken bizi olayların yaşandığı gerçek mekanlara götürüyor. Belgesel ve kurmacanın sınırlarını belirsizleştiren, gerçek olaylara dayanan sahte bir belgesel olan Buharlaşır Tüm Katı Olanlar, Türkiye’nin durmak bilmez şiddet gündemlerine türler arası çerçeveden özgün bir bakış ortaya koyuyor. Röportaj sahnelerinde ironiyi arttıran dinamik bir kamera kullanımına sahip olan yapım, olayları ele alırken meselelerin büyüklüğünü ve karakter üzerindeki etkisini öne çıkaran çarpıcı bir kurgu kullanıyor. Sinemamızda her yıl çokça politik film olsa da eşine sık rastlanmayan bir yaklaşıma sahip bu film, festivalin Deneysel Dalında birincilik ödülünü aldı.

Bu Bir Kültür Ürünüdür: İki Yüzlü Bir Sinema Anlayışının Hicvi
Kamerasını Batuhan isimli genç bir sinemacıya yönelten Bu Bir Kültür Ürünüdür, “genç bir sinemacının video biyografisi” gibi ilerlerken bir yandan da genç sinemacılara veya sinemacı adaylarına dair ilginç bir hiciv dili kuruyor. Yönetmen Veysel Ayvazoğlu’nun sahte belgesel olarak tasarladığı filmde, karakterimizin “sinemacı olarak” sürdürdüğü sosyal ve gündelik yaşamına her baktığımızda onun iki yüzlülüğünü ironik bir dille görüyoruz. Muhtaç durumdaki bir adamı sineması için bir figüran, bireysel bir acıyı sineması için bir malzeme olarak gören Batuhan, toplumsal meselelere samimi ve dürüst bir şekilde yaklaşmadan onları sinemasına meze eden sorunlu bir sinemacı profilinin aşırı bir temsili olarak resmediliyor. Aynı isimli baş rolün, filmin anlatısını destekler başarılı oyunculuğuyla beraber günümüzde sinema yapma, “sinemacı olma” ve sinemaya yaklaşım gibi sinemanın temel meselelerini tartışmaya açan film, festivalin Deneysel Dalında üçüncülük ödülünü aldı.

L'ultimo Ingrediente: İntihara Kara Mizahla Bakış
Ulusal yarışmadaki diğer filmlerden ayrı olarak İtalyan kısa filmleri seçkisinde izleme şansı bulduğum Lorenzo Cioglia’nın L'ultimo Ingrediente (Son Malzeme) filmi, hayatını son vermeye karar vermiş genç bir adamın bu kararı uygulama anındayken kapısının yaşlı komşusu tarafından kek malzemesi için art arda çalınmasını konu ediniyor. İntihara incelikli bir kara mizahla yaklaşan film, böylesine zor bir konuda meselenin ciddiyetini yok saymadan izleyiciye samimi bir güldürü de sunuyor. Filmde her şeyin farkında olarak defalarca kapıyı çaldığını öğrendiğimiz yaşlı komşunun uzun zil çalmaları, genç komşusunu hayatta tutmak için çaba gösteren nazik bir el olarak karşımıza çıkıyor; bu zor zamanlarda komşuluk dahil her türlü yakınlığın nasıl hayat kurtarıcı olabileceğini hatırlatıyor.
Son Notlar
Öne çıkan bu filmlerin yanı sıra birkaç filme daha kısaca değinmekte fayda var. İlk olarak; Senegalli sığınmacı Salman’ın Avrupa’da eğitim almak için Türkiye’ye gelip para biriktirerek Avrupa’ya geçiş yolları arama serüvenini konu edinen Salman Gitmek İstiyor, hem Türkiye’de hem Avrupa’da çokça tartışılan göçmenlik meselesini bir göçmenin yaşantısı üzerinden çarpıcı bir şekilde aktarıyor. Yönetmen Ozan Takış’ın arkadaşı da olan Salman’ın hayatına ve mücadelesinin zorluklarına çok yakından tanıklık ediyoruz. İkinci olarak; Semih Ellialtı’nın Galaksinin Tezenesi filmi, halk ozanlığı geleneğinin temsilcisi Necdet ile rock müzisyeni oğlu Metin’in uzun yıllardır sorunlu ilerleyen baba-oğul ilişkisinin müzik etrafında bir araya gelerek yaşadığı dönüşümü anlatıyor. Halk ozanlığının mistik yönüyle rock müziği psikedelik tarafının birleşimini şamanik fantastik bir dünyada izlediğimiz bu eğlenceli filmde; Güven Kıraç, Ozan Osmanpaşaoğlu, Meral Çetinkaya gibi deneyimli oyuncular başarılı performanslarıyla yer alıyor. Bununla beraber, Damla Mozioğlu ve Yeliz Kıroğlu’nun belgesel filmi Haulhaul – Kaçıncı El?, hem ekonomik sebeplerle hem de kendi alt kültürünü yaratması sebebiyle artık daha çok yönelinen ikinci el giyim dünyasına kapı aralıyor. Thrift kültürüne gönül vermiş kişilerin röportajlarıyla ikinci el giyimin ekonomik, politik ve sosyal bağlamlarına değiniyor. Son olarak ise Abdullah Harun İlhan’ın Özgür Kelimeler adlı belgeseli, 7 Ekim sonrasında ailesiyle beraber Gazze’den ayrılmaya çalışırken tutuklanan ve işkenceye uğrayan Pulitzer ödüllü şair Mosab Abu Toha’nın şiddet ve direniş arasında geçen yolculuğuna odaklanıyor. Mosab Abu Toha’nın konuşmaları Gazze’de yaşamın bugünkü haline ve her şeye rağmen devam eden umuda, mücadeleye ve yaşam sevgisine bizi götürüyor.
Festivaldeki filmlere genel olarak bir bakış atmak gerekirse, son yıllardaki festivallere paralel şekilde politik meselelerin daha fazla gündem edildiği ancak bu yapılırken çoğunlukla bireysel deneyim çerçevesinde bir yaklaşım sunulduğu söylenebilir. Umut veren genç yönetmenlerin özgün, alışılmışın dışında filmleri ve sahte belgesel gibi sık rastlamadığımız tür tercihleri hem festivale hem de sinemamızın geleceğine dair olumlu noktalardan biriydi. Ancak muhtemelen Türkiye’nin mevcut ekonomik şartlarında kısa film için fon bulmanın veya öz fonlamanın zorlukları nedeniyle daha “ekonomik” filmler çekilmekte. Filmlerin ister istemez tek mekâna veya oyuncuya sıkıştığı veya dijital kolaj, yapay zekâ temelli animasyon, masaüstü belgesel gibi yapım ekibini set masrafından “kurtaran” çözümlere yönelindiğini görüyoruz. Ekonomik imkansızlıkların yarattığı girdaptan bu tarz yaratıcı çözümlerle çıkma çabası çok kıymetli ancak kimi filmlerde bu tercihler filme dair tembel bir sonuç çıkarabiliyor. Her şeyiyle değerlendirdiğimde 32. İFSAK Kısa Film Festivali geçtiğimiz bir haftalık süreçte izleyici açısından zengin ve nitelikli bir festival programı sunduğunu söyleyebilirim. Emeği geçenlerin emeğine sağlık, sinemayla kalın.



